HEDİYE KİTAPLAR

Merhaba, 

Küçük bir taşınma esnasında, kütüphanemi düzenledim. Bazı kitaplarımdan 2'şer 3'er tane olduğunu, bazılarının bir şekilde elime ulaşıp bana hiç hitab etmediği halde kütüphanemde durduğunu, bazıları için ise çok yaşlı olduğumu farkettim. 200'e yakın kitabı ayırdım ve bunları sevdiklerime, arkadaşlarıma, tanıdıklarıma, tanımadığım kitapseverlere, okullara hediye etmeye karar verdim. Aşağıya son derece karışık bir şekilde 180 civarı kitabı yazdım, devamı gelecek. Listede okumak istedikleriniz olursa, bana instagram hesabımdan ulaşın. Elden teslim veya kargoyla gönderim yapabilirim... 

İŞTE LİSTEM :SSS
Irvin Yalom – Nietzsche Ağladığında
Madiano Sempe – Babam ve Ben
Frederic Beigbeder – Aşkın Ömrü 3 Yıldır
David Forrest – Şişkodan Pokerde Kazandığım Adayı da Yeğenime Bırakıyorum
Feyza Hepçilingirler – Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar
Nevzat Çelik – Bağışlanmış Hüzün
Murat Menteş – Ruhi Mücerret
Murat Menteş – Dublörün Dilemması
Korhan Kaya – Hint Masalları
Agatha Christie – Hercule'ün 12 Görevi
Agatha Christie – Ölüm Büyüsü
Demirtaş Ceyhun – Yağmur Sıcağı
Montignac – Yedikçe Zayıfla
Şahmaran Hikayeleri
Necati Tosuner – Sisli ve Sonrası
Donald Trump – Trump 101
Muharrem Yüceyılmaz – Mihrimah Sultan
Mehmet Sağnak – Medya Politik
Joseph Joffo – Bilye Torbası
Erdal Öz – Alçacıktan Kar Yağar
Louise Hay- Düşünce Gücüyle Tedavi
Yılmaz Karakoyunlu – Salkım Hanımın Taneleri
Mustafa K. Zorti – Netekim
A. Ziya Kozanoğlu – Atlı Han
A. Ziya Kozanoğlu – Dağlar Delisi
Hüseyin R. Gürpınar – Tesadüf
Warren Murphy – Öldüren Kuşku
Emin Çölaşan – Banker Skandalının Perde Arkası
Kanat Güner – Eroin Güncesi
Konsalık – Umuda Son Yolculuk
R. Şanal – Kuantum Sıçrama
Gani Müjde – Peynir Gemisi
Dan Franck – Ayrılmak
En Güzel Karadeniz Fıkraları
Cengiz Taş – Tanrılar Ülkesine Yolculuk
Ayşe Kulin – Adı Aylin
Ayşe Kulin – Sevdalinka
Michel de Saint Pierre – Milyarder
Selim İleri – Solmaz Hanım: Kimsesiz Okurlar İçin
Ertuğrul Özkök – Kırk7
Arda Uskan – Güle Güle Bebeğim
Şemsi Belli – Babıali / Babıadi
Mary Higgins Chark – Veda Etmeden Önce
Robert Fish – Elmas Kavgası
James Patterson – Rüzgar Estikçe
Nermin Bezmen – Kurt Seyit ve Shura
R.N Güntekin – Anadolu Notları
Daniel Finn – İki İyi Hırsız
Jack London – Deniz Kurdu
Philippa Carr – Günahkarlar Manastırı
Tolstoy – Savaş ve Barış
Tolstoy – Anna Karenina I, II ve III. CİLT
Freud – Mutlu Olma İhtimalimiz
Kevin Hogan – Zirveye Giden 12 Altın Yol
Kevin Hogan – İstediğiniz Kişiye 8 Dakikada Nasıl Evet Dedirtirsiniz
Kevin Hogan – Gizli İkna Taktikleri
Kevin Hogan – Dayanılmaz Cazibe
Milliyet Astroloji Ansiklopedisi
Selahattin Olcay – Doğu Trakya Yerli Ağzı
Gülten Dayıoğlu – Yurdumu Özledim
Necati Tosuner – Sancı Sancı
R. N. Güntekin – Yaprak Dökümü,
Addie Johnson – Bahaneler Kitabı
E.M. Remarque – Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
H. R. Gürpınar – Dünyanın Mihveri Kadın mı Para mı?
Oscar Wilde – Mutlu Prens
Erdal Atabek – Kuşatılmış Gençlik
Marcia Willet – Bildiğim Bir Sır Var
Elizabeth Ridley – Rainey'nin Ağıdı
Helen Fielding – Bridget Jones'un Günlüğü 1 ve 2
Zeynep Oral – Bir Ses
Ahmet Altan – Aldatmak
Emin Çölaşan – Yalçın Nereye Koşuyor
Ahmet Altan – İsyan Günlerinde Aşk
Ahmet Altan – Kılıç Yarası Gibi
James McBride – Suyun Rengi
Mümin Sekman – Her Şey Seninle Başlar
Daniel Goleman – Duygusal Zeka
Renee Jean Simonet – Not Alma Teknikleri
Florance Morita Littauer – Kişilik Bulmacası
VC Andrews – Ruby
Yaşar Nuri Öztürk – Depremin Gösterdikleri
Ayşe Kulin – İçimde Kızıl Bir Gül Gibi
Fred Burnaby – At Sırtında Anadolu
A. Ziya Kozanoğlu – Türk Korsanları
Maksim Gorki – Ana
Necati Tosuner – Yakamoz Avına Çıkmak
Simonof – Yaşayanlar ve Ölüler
Louisa M. Alcott – Küçük Kadınlar
Oliver Twist
Kamuran Esen – Oynatmayalım Uğurcuğum
Emin Çölaşan – 12 Eylül Özal Ekonomisinin Perde Arkası
Kamuran Esen – Mudurnu
Ann Chamberlin – Safiye Sultan II ve III. Cilt
Sefa Kaplan – Sürgün Sevdaları
Jack London - Vahşetin Çağrısı
Richard Condon – Kuşku
Erhan Bener – Şahmaran
Refik Erduran – Domuz
Mümin Sekman – Ulusal Ataleti Yenmek
Susanna Tamaro – Anima Mundi
Buket Uzuner – Ayın En Çıplak Günü
Buket Uzuner – Karayel Hüznü
Patrick de Witt – Sisters Kardeşler
David Whitehouse – Yatak
Ned Beuman – Boksör Böcek
Zülfü Livaneli – Son Ada
Perihan Mağden – 2 Genç Kızın Romanı
Wilbur Smith – Lanetliler Körfezi
Wilbur Smith – Şahin
Laura Esquivel – Acı Çikolata
Gülten Dayıoğlu – Yeşil Kiraz
Oliver Rolin – Ve Yazar Oldular
Kevin Dutton – Olağan Psikopatlar
Murathan Mungan – Meskalin
Mustafa Topkara – Erkek Psikolojisi
Kevin Wilson – Fang Ailesi
Stephen King – Kemik Torbası
Simonov – Savaşsız 20 Gün
Nermin Bezmen - Aurora'nın İncileri
Nermin Bezmen – Sır
Emile Zola – Oyun Bitti
Canan Tan – Pembe ve Yusuf
Richard N. Patterson – Bir Çocuğun Gözleri
Canan Tan – Piraye
Ayşe Kulin – Veda
Atatürk – Nutuk
Sunay Akın – Ay Hırsızı
Sevda Türküsev – Muhafazakar Çapkınlar
Atiye G. Tümüklü – Düş Yorgunu Kadın
Emin Çölaşan – Şu Benim Gazetecilik
Martin Suter – Can Dostu
Ahmet Altan – Son Oyun
Canan Tan – Hasret
A'dan Z'ye Sakarya Rehberi
John Grisham – Boyalı Ev
Devrimler Ansiklopedisi
Ahmet Altan – Son Oyun
R. N. Güntekin – Kirazlar
Turgut Özakman – Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği
Fotoğraflarla 12 Eylül Kitabı
Tuna Kiremitçi – Git Kendini Çok Sevdirmeden
Yılmaz Erdoğan – Hüzünbaz Sevişmeler
Soner Yalçın – Bay Pipo
Güven Erkaya – Bir Asker Bir Diplomat
Meave Binchy – Ateşböceklerinin Mevsimi
İsmail Oğuz – Babalar Koğuşu
Janeth Fitch – Beyaz Zakkum
Emin Çölaşan – Turgut Nereye Koşuyor
Pertev Naili Boratav – Türk Halk Edebiyatı
Ergün Poyraz -Takunyalı Führer
Kıraç – Deli Düş
Paulo Coelho – Simyacı
Orhan Boran – Leyleğin Ömrü
Ahmet Tulgar – Birbirimize
Ahmet Tulgar – Henüz
E.L. James – Grinin 50 Tonu
Feyza Hepçilingirler – Öykümece
Shakti Gawain – Yaratıcı İmgeleme
Peter Benchley – Deep
Nermin Bezmen – Mengene Göçmenleri
Ariel Sabar – Babamın Cenneti
Maj Sjowall – Saffle Pisliği
Orhan Koloğlu – Abdülhamit Gerçeği
Susanna Tamaro – Sevgili Mathilda
Kokoloji 1
Kokoloji 2
Che  - Latin Amerika
Buket Uzuner - Kumral Ada Mavi Tuna
Buket Uzuner - İki Yeşil Susamuru
Selim İleri - Solmaz Hanım: Kimsesiz Okurlar İçin
Ayfer Tunç - Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek


Sürgünde Bir Ortaçağ Romantiği

İş yerim Ortaköy'deydi. 3 senedir, dağları aşarak gidip geldiğim Ortaköy'e iyice alışmıştım. 3 senede zar zor oturttuğum düzenim, iş yerimizi Bebek'e taşıma kararıyla altüst oldu. Şansa bakınız ki; 2 kuşak Pertevniyal'li bir İstanbul Hanımefendisi olarak, karış karış bildiğim İstanbul'da en az uğradığım yer de Bebek'tir... Belki 25 yıllık hayatımda 2 kere falan gitmişimdir Bebek'e... Bir keresinde annemle çok ciddi bir kavga etmiş, sonra kendimize gelebilmek için gitmiştik, dönüş yolunda arabamız bozulmuştu. Bir de yine rejime başladığım günlerde kuzenim Begüm'ün beni zorla yürüyüşe çıkartmasıyla kendimi Bebek'te bulmuştum. Belki 1-2 kere de halamla gitmiş olabilirim ama sanırım gitmedim. Suriçi doğumlu olduğum için şehirlileşme sorunu hiç yaşamadım. Şehirli doğdum ve şehirli büyüdüm. Şehre dahil olmayan, modern hayattan uzak semtleri tercih etmedim. Bebek'te bunlardan biriydi.

Neyse sonuç itibariyle Bebek'e taşındık ve ben kendimi şehrin çok uzağında bir anadolu kasabasında hissediyorum. Bir kere 40t, 42t ve 22 bilmem ne dışında herhangi bir otobüs, minibüs, metro vs... ulaşımı yok buraya. Bebek sırtlarına çıkıp, metrobüse ulaşabileceğimiz bir toplu taşıma aracı yok. Bu medeniyetin olmaması demektir. Bir semt metroya/metrobüse ulaşım vermiyorsa veya kulağı kafanın üzerinden tutabileceğin bir alternatifsizlik veriyorsa o semtte medeniyet yok demektir. Toplu taşımacılığın gelişmediği hiçbir yer modern değildir. Gelir düzeyinizin yüksek olması, arabanız olması toplu taşımaya ihtiyacınız olmayacağı anlamına gelmiyor. Tam tersi, bakın dünyanın gelişmiş ülkelerine? Multimilyarderleri metrolarda görebilirsiniz. Evet arabası/ları da vardır, yatları ve jet uçakları da vardır ama şehirlidirler ve metro kullanırlar. "Toplu taşımaya cahil ve kaba saba insanlar biniyor ve bizleri rahatsız edebilme potansiyeli taşıyorlar" ı da bahane olarak kabul etmiyorum. Meydanı ayılara bırakmamalısınız, toplu ulaşım sizin de hakkınız. Burada ikamet edenlerin derhal imza toplayıp, metrobüs, metro gibi İstanbul trafiği zulmünü minimuma indiren taşıtlara, toplu ulaşımı sağlamaları şart. Tabii toplu taşımacılığın gelişmediği bir kasabada akbil doldurabileceğiniz bir yerin olması komik olurdu. Bebek'te komik duruma düşmemek için akbil doldurabileceğiniz hiçbir yere sahip değil, doğal olarak.

Bebek'in bir diğer eksisi ise herkesin birbirini tanıyor olması. Bu benim hiç sevmediğim "kasabalı zihniyeti" anlamına geliyor. Bir kafede oturduğunuzda, rahat rahat dedikodu yapamıyorsunuz, "aman sus sessiz ol duymasınlar" diye susturuluyorsunuz. Dedikodu benim can damarlarımdan biridir, bir şehirli olarak kim kime dum duma tercih ederim ve Bebek bu damarımı kesti. 

Ucuza hiçbir şey bulamayacağınız mahalle esnafı var. Küçük esnaflarla ilgili görüşlerimi burada açıklamıştım. Bebek küçük esnaf bakımından zengin bir yer maalesef. Bunu da semtin eksi hanesine yazıyorum.

Şehirlilik bilincinden ve modern yaşamdan uzak bu semtin artı özellikleri yok mu? Var. Birincisi manzarası çok güzel, yapıları bir dantel oyası gibi. Hayran kalmamak elde değil. Bu sebeplerden ötürü, emekli olduğumda yazlık olarak tercih edebileceğim, yalnızca 3 ay yaşayabileceğim bir yer olabilir. Tabii manzarası çok daha güzel, yapıları çok daha estetik başka bir yer bulmazsam. 

Bebek'in 2. ve son artısı ise herkesin tipik birer "CHP Teyzesi" olması :) Bebek sakinleri de her CHP'li gibi kafası çalışan insanlar. Büyük bir coşku ve kibirle, cahil insanları bilinçlendirmeyi görev edinmiş durumdalar. En ufak bir haksızlıkta, gericilikte ve hayvan hakları ihlalinde 6 oklarını acımasızca savurmaya hazırlar. Ben de "önce elitizm ve sokaktaki canlarımız" diyen koyu bir CHP teyzesi olduğum için, semtin bu sosyolojik yapısıyla ahenk içindeyim. 

Bebek'in benim pek de işime yaramayan artılarını saymassak, doğduğu yer olan Paris'ten sürgün edilip küçük bir köye gönderilmiş romantik bir Fransız şair gibi, kendime acıyarak geçiriyorum günlerimi. 

Küçük Esnafı Bitiriyoruz

Ben şu küçük esnaf sevdasını hiçbir zaman anlayamayacağım. Küçük esnafı tutmak herhalde dünyanın en altyapısız, en bilinçsiz romantizmlerinden biridir. Nedir yani bu esnaf muhabbeti duygusallığı cıvık cıvık? Muhabbet etmek çok istiyorsanız, arkadaşlarınızın yanında cep telefonlarınızı elinizden bırakıp muhabbet edin arkadaşlar... 

Küçük esnaf denen şey, mahallenin en pis dedikoducusudur, ürünleri size her zaman daha pahalıya satan kazıkçı bir vampirdir, mahalle baskısının temelleri bu cahillerin o tozlu dükkanlarında atılır ve yayılır. Küçük köylerinden çıkıp sizin mahallenizi sahiplenip, size karışmaya başlarlar... Mahallenizi, ensestin ve zoofilinin kol gezdiği ama namus ikiyüzlülüğü yapılan o yoz köylerine dönüştürmeye çalışırlar. Daha geçen gün yine böyle bir dağdan inme, kar topu oynayan kızlı erkekli bir gruba barbarca saldırdı ve bir can aldı biliyorsunuz.

Topyekün batmalarına az kaldı zaten cellatlarına oy veren cahil andavallıların. Ama bu süreci hızlandırmak için biz de küçük esnaftan alışveriş yapmayalım, selamı sabahı da keselim... Küresel dünya küresel life, bu bağnazlar kazanacağına yahudisi, amerikalısı, fransızı kazansın... 

Sosyal Medyanın Gücü

Sosyal medya, şuan için devletin tekelindeki geleneksel medyaya karşı toplumsal muhalefeti birleştiren, daha az sansüre uğrayan, daha hızlı, bedava ve özgürce paylaşım yapabileceğimiz tek alternatif... Bir sürü de sosyal medya temelli başarı öyküsü var, Change.org'dan bakabilirsiniz. En bilineni; 31 Mayıs 2013'te 5-10 kişi kadar bir grupla başlayan gösteriler sosyal medyanın, ana akım medyayı mat edip milyonlarca insana ulaşmasıyla müthiş bir halk hareketine dönüştü. Ben de bir çok insan gibi duyulmasını istediğim bilgileri sosyal medya sayesinde duyuruyorum. Ancak elbette tüm umudumu buna bağlayıp, toplumsal ilişkilerimi sanallaştırıp, asosyalleşecek kadar ileri gitmiyorum, sosyal medyadaki mücadelemi gerçek örgütlü mücadelenin önüne koymamaya çalışıyorum, kendimi işin bilgi kirliliği ve geyik potansiyeli boyutundan uzak tutuyorum. Kısacası sosyal medyayı küçümsemek ve kullanmamak da, küçük hayalperest sol burjuvanın ölesiye kapıldığı, hükümetler devirdiği sosyal medya hayali de tam olarak doğru değil... 

Asiye Nasıl Kurtulur?

Avrupalı gibi giyiniyoruz ama Avrupalı gibi seks yapmıyoruz... Bekareti ölüm kalım meselesi haline getiriyoruz... Kazanılmış kimlikleri değil edinilmiş kimlikleri konuşuyoruz... Evlilik ve aile kurumunun varlık sebebini sorgulamıyoruz... Arap dininin kadına bakış açısını benimsiyor, dinsel baskılar yüzünden cinsellik konusunda kendimizi suçlu hissediyoruz... En okumuşumuz bile feminizmin gerçek anlamını bilmiyor... Kadının cinselliğini kabul etmiyor, erkeklerin isteği doğrultusunda hareket ettiklerini düşünüyoruz... Medyadaki evlilik dışı ya da çok eşli ilişkileri hoşgörüyle karşılarken, kendi mahallemizde, çevremizde bu durumlara şiddetle karşı çıkma ikiyüzlülüğünde bulunuyoruz... evlilik öncesi ilişkiye giren kadınlara orospu erkeklere milli gurur olarak bakıyoruz... çocuklarımızı da bu ikiyüzlü çelişkili ve baskıcı tutumla büyütüyoruz... Biz hayvanlarda bir türlü evrimleşemeyen ve bizi yöneten iki temel içgüdü vardır; agresyon ve seksüalite... Bu saydığım baskılar, engeller, çelişkiler ve yasaklar insanı yöneten en temel içgüdülerden biri olan cinselliği doğru düzgün yaşayamamamıza ve ihtiyaç gideremememize neden oluyor. Haliyle agresyon tetikleniyor. Hem kendimize hem de topluma ciddi ölçüde zarar verme potansiyeli taşıyan ruh hastaları haline geliyoruz... Tecavüzün ve kadın cinayetlerin önüne idamla, işkenceyle, müebbet hapisle ya da linçle geçilemez. Kamu vicdanını rahatlatmak adına, suçlulara bu tür cezalar uygulanabilir elbette. Ancak, konunun kökeni yukarıda bahsettiğim toplumsal tutumdur. Bu tutum değiştirilmediği sürece tecavüz ve kadın cinayetlerinde, cezası ne olursa olsun bir azalma olmaz... Kendimize objektif bir şekilde yüzlerce kez, hiçbir acaba kalmayana kadar şunları tekrarlayalım, daha sonra bu bilinci yeni nesillere aşılayalım; ''Kadın islamın öğrettiği şekilde bir meta değil, iş gücüne eşit olarak katılabilen, bireysel hak ve özgürlükleri olan bir bireydir. Kiminle sevişip sevişmeyeceğimize, ne kadar sıklıkta sevişeceğimize kimse karışamaz, kimse bizi yargılayamaz. Bekaret kavramı kadını metalaştırır buna karşı çıkıyorum. Bu tür tercihler insanların kendilerini ilgilendirir bizi değil, yargılama hakkımız yok''... Bu bilinçteki bir toplumla, yukarıda saydığım bilinçsizlikteki bir toplumda tecavüz oranlarına bakabilirsiniz.

Bitişik Nizam vs. Toplu Konut

Bitişik nizam günümüzde tarihi yarımadanın tamamı ve eski İstanbul semtlerinin bir çoğunda gördüğümüz bir şehir planlama şeklidir. Hergün büyüyen İstanbul'a sonradan dahil edilen semtlerde böyle bir yapılaşma görmek pek mümkün değil. Yüzlerce yıl ayakta durabilmesiyle, ölü alanları minimuma indirmesiyle, yolları arabalar değil insanlar için kullanıma uygun hale getirmesiyle, çocukları sokaklarla barıştırmasıyla, mahalle kültürü ve komşuluk ilişkilerini bir şehir için maksimum düzeye çıkartmasıyla, yeşil yaşam alanlarına daha fazla yer açabilecek bir yapılaşma olmasıyla bitişik nizam bence bir şehir için en güzel sistemdir.

Venedik, Paris, Londra, Berlin, Barselona, Roma gibi Avrupa'nın önde gelen şehirlerinde, en önemli semtlerde bu tip yapılaşmalar var. Bu şehirlerde toplu konut yok mu? Elbette var, ancak bu ''gerçek oralı''ları göçmenlerden soyutlamak için var. Toplu konutlar, şehirlileri göçmenlerin adapte olamamışlıklarından ve kültürler arası farklılıkların getireceği rahatsızlıktan korumak için yapılmıştır. Bir nevi tecrit, bir nevi izolasyon. Kaldı ki bugün, batı dünyası bu konut tipinden, insancıl olmadığı gerekçesiyle vazgeçmekte. 


Toplu konutlar/Siteler Türkiye'de de Avrupa'ya benzer sebeplerle yapıldı. Fakat yeşil alan, havuz, güvenlik, mutlu hayat gibi sloganlarla paketlenerek sunulmakta ve Avrupa'nın çoğu şehrinin aksine fahiş fiyatlara kiralanmakta/satılmaktadır. Yarattığı ve iç ettirdiği algının aksine asıl amacı asla modern ve mutlu bir hayat sunmak değil elbette. Sisteme karşı eli kolu bağlı insanlar yaratmak, insanları tektipleştirmek, site site sınıflara ayırmak, bu sınıflar arası iletişimi yüksek duvarlar ve güvenlikle tamamen kesmek, gruplar arası ''korku ve kin'' yaratmak, birlik ve bütünlüğü sıfırlamaktır. Sosyal çevreyi tamamen göz ardı eden kapitalist politikanın isteğine hizmet eder... İşin, şehrin tarihi dokusunu katleden rant boyutuna hiç girmiyorum Türkiye'de bi de bu saçmalık var, yine Avrupa'nın aksine...

Türk Korku Filmleri


Korku filmlerine bayılırım. İyi korku filmlerine tabii ki can feda ama cidden en kötüleri bile bana keyif veriyor, acımadan izlerim... Bugünlerde de izlemediğim yerli (Türk) korku filmlerine sarmıştım... ''Madem bu kadar sardım bari hepsini izleyeyim, zaten memlekette 3-4 tane korku filmi varsa vardır. Bunları izleyip bitirmek benim yarım günümü almaz'' dedim ve bulabildiğim kadarıyla gelmiş geçmiş bütün korku filmlerimizi listeledim.

Elbette bir çoğu 18. sınıf filmlerdir yapacak bir şey yok. Bazılarının adını ilk kez duyuyorumç ''Korku/komedi'' tabir edilen zevzeklikten uzak, türü sadece ''korku/gerilim'' olarak belirtilmiş filmleri listeme ekledim. Kendi izlediğim filmlerin yanına * attım, geri kalanını da yakında düzenleyeceğim ''Sebla Horror Week-Turks'' etkinliği altında izleyeceğim... Listem ne kadar tam ne kadar eksik bilmiyorum, sadece filmleri yapım yılı ve yönetmenlerini yazdım. Eksiğini gediğini tamamlamak isteyen, önerisi/itirazı olan konuşsun ki ''böyle bir listemiz de var'' diyelim. Bir düzenimiz, intizamımız olsun, arşivimiz olsun, gerekirse daha düzenli sıralayalım, özetler yazalım vs:


TÜRK KORKU FİLMLERİ

Çığlık 
1949 Aydın Arakon
Ölüm Saati 
1954 Orhan Elçin
Küçük Kıyamet * 
2006 Yağmur&Durul Taylan
Dabbe * 
2006 Hasan Karacadağ
Dabbe 2 * 
2009 Hasan Karacadağ
Dabbe: Bir Cin Vakası *
2012 Hasan Karacadağ
Dabbe: Cin Çarpması * 
2013 Hasan Karacadağ
Dabbe 5: Zehr-i Cin 
2014 Hasan Karacadağ
El-Cin 
2013 Hasan Karacadağ
Semum *
2008 Hasan Karacadağ
Musallat 1 *
2007 Alper Mestçi
Musallat 2 *
2011 Alper Mestçi
Şeytan-i Racim *
2013 Arkin Aktaç
Kötü Tohum *
1963 Nevzat Pesen
Şeytan * 
1974 Metin Erksan
Karadedeler Olayı * 
2011 Erdoğan&Erkan Bağbakan
Büyü * 
2004 Orhan Oğuz
Drakula İstanbul'da
1953 Mehmet Muhtar
Mühürlü Köşk
2011 Serkan Yaşar Kutlubay
Ses
2010 Ümit Ünal
Gen * 
2006 Togan Gökbakar
Ölüler Konuşmaz Ki
1970 Yavuz Yalınkılıç
Karanlık Sular
1995 Kutluğ Ataman
Ada: Zombilerin Düğünü
2010 Murat Emir Eren&Talip Ertürk
Ammar: Cin Tarikatı
2014 Özgür Bakar
Üç Harfliler: Marid
2010 Arkin Aktaç
Muska
2014 Özkan Çelik
Siccin
2014 Alper Mestçi
Azazil: Düğüm
2014 Özgür Bakar
Azem: Cin Karası
2014 Volkan Akbaş
Görünmeyenler
2012 Melikşah Altuntaş
Paranormal İstanbul
2011 Kemal Topuz
Cehennem 3D
2010 Biray Dalkıran
Araf *
2006 Biray Dalkıran
HTR2B: Dönüşüm
2012 Osman Evren Tolga
İblisin Oğlu 13. Vahşet
2013 Emre Kaya
Gomeda
2007 Tan Tolga Demirci
Manyak
1986 Nejat Gürsoy
Biri Beni Gözlüyor
1988 Ömer Uğur
Kabuslar Evi Serisi:
2006 Çağan Irmak
1- Hayal-i Cihan
2- Son Dans *
3- Takip *
4- Tanıdık Yabancı *
5- Kaçan Fırsatlar LTD *
6- Karanlıktan Gelen *
7- Çizgisiz Zamanlar *
8- Çarşamba Karısı *
9- Seni Beklerken *
10- Bir Kış Masalı
11- Onlara Dokunmak *
12- Gece Gelen Arkadaşlar
13- Uyur Gezerler *

Bir Patolojik Vaka: Türkiye


kadınlara köle muamelesi yapan,
lgbtti bireylere karşı homofobik yaklaşımlar içerisinde olan,
ermeni, rum, kürt, yahudi kelimesini hala bir hakaret olarak kullanabilen,
alevi'ye kız vermeyen
kitap asla okumayan
sorgulamayan
araştırmayan
rasyonel
ideoloji ve muhalefet sevmeyen
bir çoğu liseye kadar bile okuyamamış...

Bu topluluk, bunun aksi hayatlara sosyo-psikolojik nedenlerle zaten düşman. Tabii inançtan gelen altyapısız bir özgüveni de var; Esasen cahil insan; eğitimsiz, vizyonsuz, dar kalıplar içerisinde yaşayan insandır. Ama bunların inancına sahip toplumlara göre cahil insan ''malum dine dahil olmayan insan''dır... Malum dinde bu böyledir; bu dine geçmemiş insanlar ve toplumlar cahildir... Ülkemizin büyük çoğunluğu sırf bu inanca bağlı oldukları için kendilerini cahil olarak da görmüyorlar bu vesileyle... Ayrıca kutsallarının telkinleri ve vaadleri sayesinde herşeyi kendilerine hak görmeleri durumu da var!

Tayyip Erdoğan'ın oyununa bu kadar büyük destek bulmasının sebebi de bu... Topluluğun cehaletini kutsadıkça halk Erdoğan'da kendini görüyor, mahalle ağzıyla konuşan, kabadayı, küfürbaz, eğitimsiz birisini...

Elbette sadece Tayyip Erdoğan'ın destekçileri değil, bu coğrafyanın ''tipik'' insan özellikleri bu... Sadece tek fark bu büyük toplumun %50'si Tayyip'te buluşuyor, ''Ülkeyi benim gibi biri yönetiyor'' diyor, mutlu oluyor...

Asırlardır din kültüründen kaynaklı özgürlüklerin kısıtlandığı, yine din bazlı biat kültürü ve faşizm, otoriteye bağlılık, nefret suçunun kutsandığı, kurum-insan ilişkisinde sürekli ve tekrarlı kalıp ilişkilerin olduğu ülkemiz ne yazık ki ''normal'' olarak tanımlanması mümkün olmayan bir hale gelmiştir.

Bir sosyolog olarak; Kültürel, dinsel, ekonomik, siyasi mirasımızın kalıntılarından kurtulmamızın başlı başına uzuuuuuuuuun zoooor bir yol olduğunu biliyorum. İşimizi niceliksel değil, niteliksel ve çözümleyici bir biçimde icra etmeliyiz. Siyaset-kurum-toplum-birey eş zamanlı hareket etmeli, hak ve hukuk standartlarının yeniden biçimlendirilip düzenlenmesi ve dönüştürülmesi şarttır. 

The Banality of Evil



Başlıktaki kavram 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt tarafından ortaya atılmıştır. Arendt bu konuyu, Nazi Almanyası’nda üst düzey “geheime-staat-polizei" larından biri olan Adolf Eichmann’ın İsrail’deki yargılanma sürecini izledikten sonra “Eichmann In Jerusalem" kitabında ele almıştır. Bu kavrama göre; katliamlar, soykırımlar, orantısız şiddet uygulayan insanlar sanıldığının aksine cani psikopatlar değil de, kendisini emri altında tutan otoritenin istediği şekilde hareket eden ve otoritenin dediklerini kayıtsız şartsız "NORMAL" olduğunu sanan sıradan, sorgulamayan, hatta biraz da saf insanlardır.

Ayşe Arman’ın 3-4 polisle yaptığı şu röportaj, yurdum polisinin bu kavramı nasıl da seve seve özümsediğini gözler önüne seriyor… Canan Bozkurt’un konuya ilişkin şuradaki harika yazısını da okumanızı öneririm. 

Kötülüğü ortaya çıkartan sen olmayabilirsin, bu kötülüğün “KÖTÜLÜK" olduğu gerçeğini değiştirmez. Sorgulamak, vicdan muhakemesi yapmak, eleştirmek ve reddetmek ise bir insanlık görevidir. 

Kim Demiştin?

Birgün eşiniz tarafından aldatılırsanız ve bunu samimiyetsiz bir arkadaşınızdan öğrenirseniz, verebileceğiniz en soğukkanlı, en femme fatale tavır yine efanevi Lale Belkıs’tan geliyor… 

Atları da Vururlar


Pazar günü, evde tam bir obur ve tembel kıvamında, Amerikalı yazar Horace McCoy’un 1935 yılında yazdığı pulp romanı ”They Shoot Horses, Don’t They” in, Sydney Pollack’ın 1968’deki sinema uyarlamasını izledim… 


Amerika’nın ”Great Depression” döneminde bir kısım daha az fakir insanın dikkatini dağıtmak amacıyla düzenlenen ”Dans Yarışmaları”nı anlatan, kan, ter ve gözyaşı dolu dramatik bir filmdi. Burada konu edilen yarışma bana Türkiye’de birkaç sene önce düzenlenen ”Dokun Bana” yarışmasını hatırlattı. 1930’larda bir romanla, 1960 larda bir filmle, protestolarla ve bir çok makaleyle bu insanlık dışı yarışmaların yarattığı trajediler eleştirilirken, milenyum Türkiye’sinde insanları adeta hayvan yerine koyan, her türlü rezilliğin yaşandığı benzerini yapabilmek değişen bir şey olmadığını gösteriyor. İnsanoğlu kendinden kötü durumdaki birini görüp bundan enteresan bir keyif alıyor. Arz-talep meselesi! Başkalarının mağduriyetini görüp kendi haline şükretmek, birine dilenciye para vermek veya eksikliğiyle dalga geçmekteki amacımız ego tatmini. ”They Shoot Horses, Don’t They” de yarışmacıların yerinde değil de izlemeye gelenlerin yerinde olsaydınız tam bir komedi filmi olurdu. İşte çizgi bu kadar ince!

Sebla the Red Queen

SEBLA THE RED QUEEN - Anıl T. Dilaver

Sevgili yetenekli, freak ve dünya tatlısı sevgılım Anıl Tankut Dilaver ’in illüstrasyon çalışması! Mükemmel çok teşekkür ederim… Çalışırken tüm o kadınsı zırıltılarıma katlandığı için de ayrıca teşekkürler :) 

Dogtooth



1- Bu film B. Bertolucci’nin ”Dreamers” ıyla uzaktan yakından hiçbir benzerlik taşımıyor. Kıyaslama yapmaya bayılırım ve şöyle söyleyeyim; ”Dreamers” enstesti meşrulaştırmaya çalışan, zırıl zırıl bir erotik filmken, ”Dogtooth” un ensesti meşrulaştırmak veya seyirciye erotizm dolu birkaç saat sunma kaygısı yok.

2- Michael Haneke’nin ”Funny Games”ine yalnızca sinematografik açıdan az bişey benziyor olabilir. Ama yine de daha yenilikçi buldum sinematografik anlamda. Filmde son derece zekice oluşturulmuş minimalist dialoglar mevcut.

3- Filmin olay örgüsüne bakıldığında cinsellik inanılmaz derecede dozunda kullanılmış. Hiçbir uyarıcı özellik barındırmayan hissiz çiftleşme sahnelerini ”erotizm” kategorisine koyan sapıktır!

4- Ensest ise, grup normlarına uymayan bu aile yapısının getirdiği kaçınılmaz bir son olarak şaşırtıcı değil. İzleyicinin büyük bölümünün sadece ”ensest” kısmına fokuslanması sonucunda da Freud’un ”ensest hepimizin içinde uyuyan bir yaratıktır ve hiçbir zaman uyanmaz. Ancak bazen çok şiddetli horlar” açıklamasını doğruladığını görmüş olduk…

5- Filmin özeti şu:
Oğul: Anne zombi nedir?
Anne: Zombi küçük sarı bir çiçektir.

6- Dogtooth faşizmi, baskıcı yapıyı küçük bir hap haline getirmiş kırılgan bir gerçeklikle izleyiciye yansıtan, rahatsız edici ve bir o kadar da çekici, muhteşem bir bağımsız filmdi. Haliyle herkese hitab etmesini de beklememek gerekiyor. Herkes de ”aaaaa film buldum izleyelim” dememeli…

7- Ve yeşilliklerin içinde büyük bir bahçesi de olsa, yüzme havuzu da olsa, dublex veya triplex de olsa, bütün evler küçüktür… 

Amerikalıların Korku Klişeleri


(Yine, başlık konusunda yaratıcılık yoksunu, apostrofu nereye koyacağını bilemez bir halde, en sonunda koymamaya karar vermiş, bunu araştırmaya bile gerek duymamış bir zavallılık hakim üzerimde… )

Amerikan korku klişelerini bilmeyen var mı? Perili evler, zombiler, şeytan çıkartma, akıl hastanesi, kötü tohum, uzaylı saldırısı şeklinde sıralayabiliriz bunları. 2 sezondur takip ettiğim American Horror Story’de adından anlaşılacağı üzre, bünyesinde bu korku klişelerini barındıran bir mevsim dizisi. İki sonbahardır gönlümüzde taht kurmasının sebebi ise bu seçkileri hiç de klişe olmayan bir yöntemle ele alması…

(Bu kısım dudaklarda basın bülteni tadı bırakacak) American Horror Story, Ryan Murphy ve Brad Fulchuk tarafından yaratılmış, bağımsız, sezon başına 10-12 bölüm düşen bir korku-drama mini dizisidir. Her sezonda farklı karakterler, farklı bir konu, mekan ve giriş-gelişme-sonuç şeklinde yayınlanmaktadır. Örneğin ilk sezonun temelinde ”İHANET, YOZLAŞMIŞ AİLE İLİŞKİLERİ” yatarken, ”American Horror Story-Asylum” adlı ikinci sezonda ise ”AKIL SAĞLIĞI” konusu işlenmektedir. 

Dizinin oyunculukları 1. sezonda gerçekten tuhaftı. İki Akademi ödüllü efsanevi Jessica Lange’e karşı, birbirinden kötü oyuncular itinayla seçilmişti. Yapımcıların kötü oyuncular seçmesini anlayabilirim; dizinin ilk sezonudur, neyin ne olacağı belli değildir, bütün parayı Jessica’ya verince fakirleşmişleridir vs… Ama Jessica’nın karşısına en ufak bir oyunculuk yeteneği bile olmadan çıkan Connie Britton özgüveninin boyutunu anlamamı kimse beklemesin… 

Jessica Lange o kadar başarılıydı ki, tüm meslektaşlarına, tüm oyunculuk mesleğini icraa etmeye karar vermiş gençlere, tüm amatör oyunculara, ücretsiz olarak özel oyunculuk eğitimi dersi verdi. Bu sezonda da dersler tüm ihtişamıyla devam ediyor. Dersler Ekim-Aralık boyunca haftada 45 dakika olmak üzere FX’te, aman kaçırmayın… Geçen sezon 60’lar takıntılı, kaçık ve kaltak bir komşuyken, bu sezon despot, acımasız bir rahibe. Sanırım bu dizi sınırlarını zorlaması açısından kendisinin de işine geliyor olacak ki, 3. sezon anlaşmasını da imzalamış :) Kutlu haberi sevgili dostum Eren Samancıoğlu’ndan dün aldım.

ilk sezon tutunca elleri para gören yapımcılar ”Asylum” un cast seçiminde harikalar yarattı. Geçen sezondan bu sezona geçiş yapan Zachary Quinto ve Evan Peters’da son derece yetenekli ve özel oyuncular. Bir de geçen sezonun bir görünüp bir daha görünmeyen, nedir ne değildir anlamadığımız oyuncusu Sarah Paulson var ki, bu sezon oldukça önemli bir rolle karşımıza çıkmış ve iyi ki çıkmış. Gerçekten çok başarılı buldum… Akıl hastanesinin dikkat çeken bir diğer sakini, iğne kafa Pepper ise(spoil: 2 hafta önce ”işemeye gidiyorum” yalanıyla hastaneden kaçtı, ne arayan var ne soran, hala kayıp)mucizevi bir olay. Eğer karakteri canlandıran Naomi Grossman'ın IMDB profilini incelerseniz anlayabilirsiniz. Sonuç itibariyle performansları göz tırmalamak şöyle dursun, hayranlık uyandıran, nefes kesen türden bir sezonla karşı karşıyayız. 
(Dizinin ilk sezonunu blogumda işlemediğime pişmanım. Ne güzel sayfaya yönlendirip, gereksiz uzunluktan kurtulurdum) Glee adlı boktan diziden tanıdığımız Murphy ve Fulchuk’ın, nasıl böyle bir atmosfer yaratabildikleri tarafımca merak konusu. Elbette sinematograf Christopher Baffa’nın bu ikiliye katkısı çok büyük o tartışılmaz, Ancak son derece cheesy bir projeden, bağımsız bir sanat yapıtına bu kadar keskin bir geçişe hala hayret ediyorum. Diziyi farklı kılan, Amerikan korku klişelerini, özgün bir biçimde ele alması demiştim… Dizinin ana konusunun; Black Dahlia, Josef Mengele*, Stepford Wives gibi tarihe, 3. sayfa haberlerine ve diğer sanat başyapıtlarına bağlanan detaylarla süslenmesi, bu olaylardan haberdar olanlar için büyük bir keyif. Ayrıca sosyal açıdan sorumluluk sahibi bir yapım. Dönemin eşcinsellere bakış açısından tut, nazizme, yeni yeni oluşturulmaya çalışılan siyah ve beyaz ilişkisi gibi konulara yer veriyor. Kendisini bu satır arası dokundurmalarla çok daha net ifade etmeyi başarıyor.  Dizi, klasikleri öyle güzel ele alıyor ki, son yıllarda yapılmış en iyi korku projesi diyebilirim… Her sezonda ayrı kullandıkları deneysel cut teknikleri de diziyi özel kılıyor. Bu sezon sert ve hızlı atlamaları başlangıçta olumsuz karşılamıştım. Şimdi yeni yeni idrak ederek keyfini sürüyorum. Bir Rembrandt elinden çıkmış gibi duran gölgesi bol ışıklandırma, rahatsız edici çapraz kamera açıları sabır zorluyor :) Ah nasıl unuttum bunu!!! Dizinin çıldırtan Dominique'inin de ayrı bir yeri var kalplerimizde… Manyağın biri de 9 saatlik tekrarından oluşan bir video eklemiş youtube'a :) Evde sabah açın bunu akşama kadar dönsün, sonuçları yazarsınız.

Kısacası memnunum, AHS’yle güzel bir güz dönemi geçiriyoruz. Size de tavsiye ederim  değerli kadınlar ve erkekler… 

*Josef Mengele konusu daha sonra bu blogda incelenecektir.

Qui'ls Manget De La Brioche...



”S’ils ne mangent pas de pain, qu’ils mangent de la brioch” yani o meşhur ve meşum  ”Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözünün orjinali… Uzun bir süre Marie Antoinette’in söylediğine inanılan ve onu giyotine götüren cümle olarak hatırlarımızda kalmıştır. Gerçi bu sözün sahibinin, sanıldığının aksine Marie Antoinette olmadığı kanıtlanmıştır. Ancak ne yazık ki, dünyanın büyük bir bölümü tarihi araştırma gereği duymaz. O yüzden sonsuza kadar bu sözün sahibinin Marie Antoinette olduğuna inanılacak!


Ben bu cümleyi çok severim. Birincisi, öyle ya da böyle dünya tarihinin en can yakan, en sert cümlelerinden biridir, acı dolu bir ironidir… İkincisi 18. yüzyıl Fransa halkının içinde bulunduğu yokluğu anlatan, Fransız aristokrasisinde maddiyatın, fikir ve düşünce bilimini ne denli etkilediğini gösteren, bu yüzden son derece içten bir sözdür… Ben bazen, dönemden bahsedildiğinde acı bir cümle olarak kullanırım, bazense arkadaşlarımla acımasız zengin züppecilik oynarken, dalga geçme amaçlı kullanırım! 
Bugün, (birkaç gün sonra doğum günümü kutlayacağım için) pasta siparişi veriyordum. Beynimde laf lafı açtı ve dönüp dolaşıp ”Halk ekmek bulamazsa pasta yesin” e geldi… Ben de ikinci amacıyla kullanıp, twitterdaki insanları sinirlendireyim dedim… ”Halk ekmek bulamıyorsa pasta yesin! Haaahaaaahaaa” yazdım. Sonra en yakın dostumun abisi ”Oradaki pasta aslında makarnadır” dedi! Baktım ki, Türkiye’deki pek çok insan böyle bir yanılgıya düşmüş, hemen açıklayıp genel kültürünüzü arttırma gereği duydum :)) Makarna ya da başka bir şey olduğunu sananlar varsa, hemen bu sanrılarını değiştirsin. Çünkü;
Cümlenin en sonunda okuduğumuz Brioche, bol terayağı ve yumurtayla yapılan, çörek gibi, poça gibi, kek gibi bir Fransız ekmeğidir. Sıradan ekmekten daha kaliteli ve pahalıdır. Zaten Fransız’lar makarnaya ”pasta” değil ”macaroni” derler… Hatta Türkler’deki ”makarna” da buradan gelmekte. Eğer, bu talihsiz açıklamada kastedilen makarna olsaydı, cümle ”qui’ls manget de la macaroni” diye sonlanırdı…  Gerçi evet, kastedilen dilimizdeki anlamıyla pasta da değildir (Fransız’lar pastaya ”tarte” falan derler), ancak Türkçe’ye adapte şartlarını ele alırsak ”pasta” yerinde bir çeviridir :)

The Holy Mountain

Alejandro Jodorowsky filmlerinden kullanma kılavuzu gibi bir senaryo beklenmemeli demiştim sanırım. İzlediğim birkaç Jodorowsky filminde, bu beklentileri en fazla Santa Sangre karşılıyor, varın siz düşünün... Yönetmenin filmlerini anlayabilmek için sürrelizm ve sembolizm gibi sanat akımlarını biraz sindirmiş olmak, saykodelik kültürü bilmek faydalı olur.  Fakat sadece ''göze hitab eden farklı bir tecrübe yaşayayım, aldığım haz bana yeter'' diye izlemek isterseniz de son derece doyurucu bir film olmuş.


1 Hırsız ve 7 farklı gezegenden gelen güç ve para sahibi insanlar, cinsellik, aile ilişkileri, inançlar, kapitalist ahlakın çok saygı duyduğu hırs ve de siyaset bol bol eleştirilerek, seyirciye tanıtılıyor. Bir ruhani liderin önderliğinde (simyacı), paralarını ve balmumu heykellerinin sembolize ettiği dünyevi arzularını istemeye istemeye yakıp (en sevdiğim sahnelerden biriydi) ölümsüzlüğe ulaşmak için ''Kutsal Dağ'a ulaşma'' süreçleri anlatılıyor filmde... Ne yazık ki, ''Bu yalnızca bir filmdi'' özetli finaliyse, Alejandro Jodorowsky sinemasını bilerek bu filmi izlemiş olan herkesi, eminim hayal kırıklığına uğratacaktır... Buna rağmen, bir çok benzerlik taşıdığını düşündüğüm ''El Topo''dan daha iyi buldum filmi, iyi ki bir aralar kabalizme merak sarmışım! Ya bu arada The Holy Mountain ve El Topo'dan sonra, benzeri bir film çekse ''evliya üçlemesi'' diye kakalayabilirdi aslında. Neyse, yönetmen hala sağ, belki böyle bir atılımda bulunur :)


Alejandro Jodorowsky Dosyası'nı böylelikle kapatırken, Türkiye'nin tek alternatif online film izleme şeysi Sine-Göz'e teşekkür etmek istiyorum. Filmi, ricam üzerine siteye ekleyerek beni çok duygulandırdılar. Siz de The Holy Mountain izlemek isterseniz böyle buyrun

Santa Sangre

Sevgili dostum Eren Samancıoğlu'yla, AFM'de Santa Sangre'nin başlamasını bekliyorduk. Hani aşağı katta bank ve masalar varya, onlarda oturmuştuk. İçerisi tıklım tıklımdı. Derken yanımıza bir Türk, bir Uzakdoğulu kadın yanaştı. Yanlarında da, 70-80 yaşlarında bir bey, böyle Enrico Macias veya Ömer Şerif klasmanında... Türk kadını dedi ki ''Afedersiniz, beyefendi çok yaşlı, oturması gerekiyor, müsade eder misiniz? -elbette'' dedik. Yaşlı bir adamı ayakta bırakacak kadar acımasız değiliz. Gerçek bir salon beyefendisi olan Eren kalktı, yaşlı adama yer verdi, adam da yanıma oturdu... Az sonra, adamın psikoterapist, besteci, oyuncu, prodüktör, şair, tarot okuyucu, çizgi roman yazarı, ve beklediğimiz şok film Santa Sangre'nin yönetmeni Alejandro Jodorowsky olduğunu öğrendik, tanıştık :) Tanrı'yla tanışmış olduğumu bilmeden, sırıtarak şuradaki fotoğrafı çektirdim...

Alejandro Jodorowsky'nin sinemasını Santa Sangre'yle keşvettim. Santa Sangre, hayatımda izlediğim en özel filmdi. Yönetmenin ruhuyla benim ruhum arasında anlatılamaz bir bağ kurdu. Belki yönetmenin diğer filmlerini izleyince de farkettiğim sirk-ucube takıntısı sebep olmuş olabilir, imgeleri bulup çıkarma, anlam yükleme merakım olmuş olabilir, yönetmenin sürrealist doğanlardan olması, anarşist olması, şiddet olmadan sanat olmaz mantalistesi olabilir bilemiyorum. Bu işi LSD kullanmadan yapması da olabilir :) Bu arada filmin sürrealist olması siz cüceleri korkutmasın. En ceviz beyinlinizin bile, dümdüz izlediğinde anlayabileceği, sıkılmayacağı bir olay örgüsüne oturtulmuştu film. Akıl hastanesinden başlıyor, klasik sirk hikayesinden, çarpık bir anne-oğul ilişkisine doğru ilerliyor. Baş kahraman Fenix'in tüm bu hayatı, halüsinetik bir görsellikle anlatılıyor. Dionizyen unsurlar, filme dahi kamera açıları ve ilahi bir sanatsal anlatımla yerleştirilmiş. Film müziklerine çok önem vermeyen bir insan olmama rağmen bahsetmeden geçemeyeceğim, çünkü gerçekten çok etkilendim. Müzikler,  filmdeki hemen hemen herkes gibi, ayrı bir karakterdi. Jodorowsky filmlerindeki müzik kullanımıyla ilgili olarak Filmin müzikleri ise ayrı bir karakter gibiydi.  Alejandro Jodorowski, yaptığı söyleşide bunu şöyle dile getirdi "Günümüzde film müzikleri size ne hissedeceğinizi dikte etmeye çalışıyor. Oysa ben müziğin kendi hikayesini anlatmasına izin veriyorum." 






Filmden çıktığımda kendisiyle hasbelkader tanışmış olmanın, beraberce filmini izlemiş olmanın ve onun kendi filmini anlatışını berbat bir çeviriyle bile olsa bizzat dinlemiş olmanın verdiği şoku hala üstümden atamadım 1 yıldan fazla oldu. Tabii ki birtek Santa Sangre'yle yetinmedim ben... The Holy Mountain ve geçenlerde muazzam El Topo'yu da izledim. Popüler kültür bombomlarından veya sanat filmi çektiğini sandığınız Zeki Demirkubuz'dan zaman ayırırsanız siz de izleyin... 

Les Yeux Sans Visage



TO DO LİST'imdeki filmi biraz önce binbir zorlukla izledim. Kültü, başyapıtla karıştıran (yuh artık) bir ülke olduğumuz için ''IFISTANBUL KÜLT FİLMLER'' kapsamında gösterilse de, 1959'da, Georges Franju yönetmenliğinde çekilen bu siyah-beyaz Fransız filmi, bir başyapıttır.

Milyonlarca Türk Erkeği GQ Türkiye Okuyor (!)


Memleketimin her köşe başında rastladığımız; son derece metroseksüel, son derece taocu, aylık geliri 10.000 TL’nin altına düşmeyen, en az 3 yabancı dil bilen, romantik ve centilmen milyonlarca Türk erkeği GQ’ya kavuştu :) Biz kadınları epey kıskandıracaklar. Oh God!
Ben dergiyi alıp inceleyemedim ama internet sitesine göz attığımda, o da ne! mükkkkkemmelll bir içeriğe sahip olduğunu gördüm! Tam da klasik ”Türk Erkeği” profiline uyan ”ESKİ TABLETLERE YARATICI FİKİRLER” başlığı bilhassa dikkatimi çekti. Tanrııııım, beylerimiz hemen dolaplardan Mac Classic Case’leri çıkarıp, bu yaratıcı fikri uygulamıştır buna eminim.

NOT: Tanrı aşkına, böyle bir içerikle Türkiye’de ne çeşit bir hedef kitle belirlediniz? Bir kere çıplak kadın fotoğrafları işe yaramaz! İnternette en softundan en hard coreuna kadar trilyarlarca çıplak kadın poposuna bedava ulaşıp, mastürbasyonunu yapıyor insanlar. Bu işe girişmeden önce, dergiciliğin can çekiştiği Türkiye’nin, sosyokültürel haritasını açıp baksaydınız, GQ Türkiye’nin içeriğinin 10 straight ve 15 gay erkek dışında kimseyi ilgilendirmediğini görürdünüz…

Stil İkonu: Albert Fish


Kriminolojinin modayla böylesine uyumlu olabileceği aklıma gelmezdi :) Polyvore kullanıcılarından biri, seri katillerin yaşam ve giyim tarzlarından ilham alarak ”Hangi seri katile benzemek istiyorsunuz” temalı birkaç dekupe hazırlamış.
İlk çocuk seri katil Mary Bell
İğne taşak Albert Fish (*)
İmzasını MR. MONSTER olarak atan David Berkowitz
2 metre boyunda, 150 kg ağırlığında, 136 iqlu canavar Edmund Kemper
Oğlancı yamyam Jeffrey Dahmer
Karizmatik tecavüzcü Ted Bundy
Pogo the Clown John Wayne
Albert Fish’ten sonraki en tuhaf seri katil olan Ed Gein
En çok etkilendiğim seri katil olması ve yaşamış olduğu 1920’li yılların asaleti falan derken Albert Fish için hazırlanan (yukarıya koydum) görseli özellikle çok beğendim, tarzıma yakın. İğneyle  yaptığı gönderme de hoş bir karamizah esintisi yaratmış. Yaratıcılık budur arkadaşlar! Moda bloggerlarına önerim, öyle ”Rihanna gibi olun, yok Beyonce gibi olun” başlıklı blog postlarınızla iç şişirmeyin… Sınırları zorlayın!

(*) Albert Fish yamyam, pedofil, tecavüzcü, parafil ve daha bilinmeyen pek çok sapkınlık teşhisi konmuş bir seri katil olmasının yanı sıra, koyu bir katolik ve sağlam bir mazoşistti. Bedenine yaptığı işkenceler arasında, penisine dikenli gül sapı sokmak, kendisini çivili fırçalarla dövmek gibi aktiviteler vardı. Yakalandıktan ve yargılandıktan kısa bir süre sonra, elektrikli iskemleye oturtuldu. Fakat idamı gerçekleştirilecekken, elektrikli iskemle kısa devre yaptı. Albert Fish ”vücudumda metal var” dedi. Bunun üzerine röntgeni çekildi. Çekilen röntgen filminde, yumurtalıklarına sapladığı ve çıkartmadığı için mesanesine kadar yürümüş olan 25-30 tane battal boy iğneye rastlandı. Fake olabilitesi yüksek olsa da en azından durumu sembolize ediyor: işte o röntgen filmi

Doğuştan Suçlu


Çalışmalarından çok etkilendiğim, ünlü kriminolog Cesare Lombroso’ya göre; her insanda bulunan yüz, kafatası, sinüsler, alın, çene, gözler, dişler gibi vücut parçalarına bakarak, o kişinin suç unsuru taşıdığı veya suça eğilimli olup olmadığı anlaşılırdı. Suç çeşitlerine göre fizyolojik özellikleri de sıralamıştı… Örneğin; Birbirine yakın küçük ve kısık gözler, büyük çene kemikleri, ayrık dişlere sahip insanlar, seksüel davranış biçimlerinde anormalliklere yatkındır (tecavüzcülük veya frotterizm gibi)

Ahlaksız! Edepsiz! Tanrı Bu Filmi Yapanları Affetsin...


Milyarlarca yıldır, Avrupalı sanatçıların ve moda sektörünün dayattığı güzellik anlayışına ters düşen her şey çirkin kabul ediliyor. Bir arkadaşım var, ”dişler inci gibi sıkı ve düzgün olmalı” demişti, bu eski çağlardan beri günümüze gelen ve kabul gören bir güzellik anlayışı… Benim ön dişlerim ayrık, bu ise bir kusur. Bütün bu güzellik anlayışını reddediyorum, ”normal” insanların çirkin bulduğu her şeye sempati besliyorum ve hayran kalıyorum. Çirkinin, güzelden çok daha estetik ve etkileyici durduğuna inanıyorum. Hem yaradılışımdan gelen hem de zamanla, bir şeyler öğrendikçe baş kaldırdığım bir durum bu. Bir sanat eserini anlatırken ”rahatsız edici, hasta, kötülük dolu, acımasızca, iğrenç korkunç” gibi kelimeler sarfediyorsam bilin ki onu sevdim. Çirkinliğin estetiği ve ”su katılmamış leş filmcilik” anlayışı üzerine yapılmış en önemli eserlerden biri de 1972 yapımı Pink Flamingos’tur…

Film, Amerikan underground akımından peydahlanmış bir trash filmdir. Türü seven biriyim, Pink Flamingos’u senelerdir izlemek istiyordum, izleyenlerden de sürekli ”Sağlam bir mide gerektiriyor, bence izleme iğrençti, ben dayanamadım 10. dakikada kapadım, ıyyyy, öğğğğ, çok gereksiz” gibi uyarılar alırdım. Bu merakımı daha da arttırıyordu ama bir türlü kısmet olmadı izlemek. Geçenlerde estiler, internetten filmle ilgili küçük bir araştırma yaptım. Filmin vizyona girdiği sene bir gazetede filmle ilgili olarak AHLAKSIZ! EDEPSİZ! TANRI BU FİLMİ YAPANLARI, BÖYLE KABA, REZİL BİR KARMAŞA KOTARDIKLARI İÇİN AFFETSİN! DÜNYADAKİ İZLEYİCİLER DE EBEDİYEN MİNNETTAR KALSIN!” yazısına rastlayınca ”hemen izlemeliyim, artık dayanamayacağım” diyip izledim…

Elimizde, bir karavanda zeka engelli hippiemsi oğlu ve bütün gün parkta takılan yumurta fanı obez anasıyla yaşayan, madiler madisi, moda saplantılı travesti Divine’ımız var… Çatışma noktasında ise sosyopat Marble’lar duruyor. Marble’lar kadın otostopçulara tecavüz edip hamile bırakıyor, bebekleri ise lezbiyen çiflere satarak para kazananıyor, kazandıkları paralarla da ilköğretim kurumlarına eroin sokmayı planlıyorlar… Amaç ”Gelmiş geçmiş en iğrenç insan” yarışmasını kazanmak… Divine ve ailesi, Marble’lara karşı… Yarışma doğrultusunda, anüs ve dudak ahengi, katıksız kabalık ve bayağılık, köpek kakası yeme (Eleştirmen Justin Frank’a göre Sapık filmindeki duş sahnesinin underground emsalidir bu sahne) ve tavuklarla seks gibi aktivitelerde bulunuluyor…

1980’lerde ve 1990’larda yaptığı filmlerle nispeten daha kibar ve anlayışlı bir üsluba kayan yönetmen John Waters, Pink Flamingos’ta güldürüyü ve mide bulandırıcı şoku hem yönetmenliği hem de senaristliğiyle kusursuz bir biçimde birleştirmiş. Kameradaki yer yer sarsıntılı ve blur görüntüler, rastgele yaptığı ucuz zoomlar, cutlar ve kötü ses kalitesiyle, cüretkar amatör film avamlığını zirveye çıkarmış…

Gerçekten sağlam bir mide ve ruhsuz bir bedene ihtiyacınız var bu filme tahammül etmek için. Benim için her şey dört dörtlük… Fakat tavukları gerçekten öldürmüş olmaları sinirlerimi altüst etti (sevdiğim anlamıyla değil). Tamam her türlü sado-mazoşizme tahammül edebilirim, oyuncuların rol icabı işkence görmesi de umrumda değil, hatta gerçekten kalıcı hasarlara da yol açabilir ruh ve bedenlerinde, bana ne? Ama tavuklar bu işe bulaştırılmamalıydı… İşte buna dayanamam. Sırf bu yüzden, beni aşan bir film oldu ne yazık ki. Oysa her şey çok güzel olabilirdi…

Diyorum Ki:

“Ukalalık, kıvrak zeka ve tahammülsüzlüğün birleşiminden doğar…”

1984


CEHALET GÜÇTÜR!… Bir arabanın radyosunu veya bir gazetenin gözüme takılan manşetini ya da yemeğe oturduğumuzda Ana Haber Bülteni açıksa mecburen maruz kaldıklarımı saymassak, son 5 yıldır ülke gündemini takip etmiyorum. Çünkü acı bir gerçekle yüzleştiğimde asla eskisi kadar rahat olamıyorum. Ne kadar çok bilgi, o kadar mutsuzluk gibi bir yaşam felsefesi edindim… George Orwell’ın ”Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” ünü okuyalı o kadar uzun zaman olmamış. Yazarın yaptığı düpedüz kehanet! Ve Nostradamus kadar büyük hüneri, kaleminin gücüyle birleşince ortaya silkeleyici bir kitap çıkmış, geleceğin habercisi! 1949’da yazdığı, ”Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” distopya türünün en önemli eserlerinden biri. Kitapta sene 1984. Halk, düşünce özgürlüğünün ortadan kaldırıldığı, bireysel yaşantının 3-4. plana atılıdğı, tele ekranlardan her an kendilerini gözetleyen tek partili bir rejimle yönetiliyor. Yönetim, Doğruluk Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı gibi isimlere sahip kurumlarla (sinir bozucu ironiler) halkın beynini yıkıyor, ”Düşünce Polisi” ise 24 saat görevinin başında. Aynı bugünün Türkiye’si…

Neyse çok moralim bozuldu şuan. Konu kitap olmayacaktı. İnternette dolanırken, kitapla ilgili bir görsele rastladım biraz daha araştırıp güzel çalışmalar buldum . ”Bir iki satır kitaptan bahsederim, sonra resimleri paylaşırım” dedim ama yok olmadı. Konu uzadı, keyfim kaçtı! Hiç cool olamıyorum, sürekli bir dırdır hali.